Takvim

Eylül 2016
PztiSalÇrşPerCumCmtsiPaz
 << < > >>
   1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

Şu anda kimler hatta?

Uye: 0
Ziyaretçi: 1

Ilan

rss Sindikasyon

Tema seçin



Arşivler

13 Mar 2012 


Ali Baba ve Kırk haramiler


Bir varmış Bir yokmuş evel zeman içinde, memleketin birinde Ali Baba ve Kasım adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar yoksul aile çocuklarıymış. Kader bu ya, Kasım, mal dal sahibi çok zengin bir kadınla evlenmiş. Ali Baba’nın şansı açık değilmiş.
- “Çulsuza, çulsuz yakışır!” deyip, yoksul bir kadınla evlenmiş.
Gel zaman, git zaman… Derken, üç eşeği olmuş. Ali Baba onları önüne katar, ormanda odun yaparmış. Sonra bir köşeye yığıp denklediği odunları eşeklerine yükler, şehre getirip orada satarmış.
Anlayacağınız odun parasıyla kıt kanaat geçinip giderlermiş.
Yine böyle odun yaptığı bir günün sonunda, uzaktan yanına doğru birçok atlının geldiğini görmüş.
- “Dağ başındaki fakirin eşkıyadan başka arayıp soranı mı olur, hiç? Hemen bir tarafa gizlenmeliyim.” deyip, eşeklerini salmış, bir ağacın üstüne çıkıp, saklanmış.
Atlılar, tam da onun gizlendiği ağacın altında durmuşlar. Ali Baba üşenmemiş, adamları saymış. Kırk kişi oldukların öğrenmiş. Eşkıya bellediği bu adamlar, hırsızmış. Ali Baba korkmuş, üstüne uzandığı ağacın dalına yapıştıkça yapışmış, hiç kıpırdanmamış.
Gelenler, atlarının terki[1]sindeki torbalarını sırtlanmışlar, önder bildikleri başlarının peşinden yürümüşler. Torbaları ağır olduğundan, taşımakta güçlük çekiyorlarmış.
Bu hırsızların başı, karşıdaki koca kayanın yanına gidince, hiç beklemeyip, seslenmiş:
- “Açıl susam, açıl!” demiş.
O da ne? Koca kaya ortasından yarılıp ikiye ayrılmasın mı? Hırsızlar sırtlarındaki torbalarıyla birlikte birer ikişer bu kapıdan içeri girmişler. Son hırsız da içeri girince, kaya kendi kendine kapanıvermiş.
Ali Baba’nın eli ayağına dolaşmış, hemen ağaçtan inip kaçmayı, eşeklerinin yanına hırsızların atlarından birkaç tanesini katmayı düşündüyse de, bundan vazgeçmiş. Çünkü atlarını orada bırakanlar, nerdeyse dönüp gelebilirlermiş. Ali Baba, olduğu yerde kalmış. Az sonra adamlar, kayanın önünde görünmüşler. Arkadaki başları olacak herif, bu defa da şöyle demiş:
- “Kapan susam, kapan!”
Emir kulu olmuş koca kaya, hemen kapanıvermiş. Hiç beklememişler, ağacın altında bıraktıkları atlarına binip çekip gitmişler.
Ali Baba, artık orada durur mu? Hemen ağaçtan inmiş. Orada yalnız olduğunu bildiğinden, doğruca karşıdaki koca kayanın yanına gitmiş. Aklında tuttuğu sözlerden ilkini söylemiş.
- “Açıl susam, açıl!”
Aman Allah’ım, koca kayanın kapısı birdenbire açılmaz mı? Ali Baba, oldukça aydınlık ve geniş olan girişi görünce nerdeyse şaşkınlığından küçük dilini yutacakmış. İçeride, yığın yığın altınlar, gümüşler, elmaslar, ipekli kumaşlar, içi para dolu sandıklar sırasına göre dizilmişler. Ali Baba, sağına soluna bakmış, köşede gördüğü çuvalların üç tanesini altınla doldurup, yıldırım hızıyla dışarı çıkmış. Odunu modunu unutmuş, dolu çuvalları eşeklerine yükleyerek şehrin yolunu tutmuş. Evine gelince indirdiği çuvalları karısının odasına taşımış.
Karısı, gözlerine inanamamış, Ali Baba’nın hırsızlık yaptığını sanmış. Ali Baba, ne olduğunu kısa kısa sözlerle karısına anlatmış. Karısı sevinmiş, taşınan çuvalları tek tek boşaltmaya başlamışlar. Karısının aç gözlülük damarı kabarmış, bütün altınları saymak istemiş.


Ali Baba;
- “Hayır!” demiş. “Bir çukur kazarak gömelim!”
Ne mümkün? Karısı altınlarının sayısını bilmek istiyormuş.
Kocasına:
- “İstersen dışarı çık, çukur kaz. Ben de varıp gideyim, komşudan bir ölçek alayım. Aşağı yukarı ne kadar paramız var, hiç olmazsa bunu öğreniriz, olmaz mı?” demiş.
Ali Baba, onu uyarmış:
- “Karıcığım, orda burda sakın ağzını yayma! Bu iş, gizli iş. İkimizden başka hiç kimse bunu duymamalı.”
Karısı:
- “Duymayacak!” deyip, kocasını inandırmış, kaynı Kasım’ın evine gitmiş.
Avluda gördüğü eltisinden bir ölçek istemiş.
Kasım’ın karısı sormuş:
- “Ölçek mi? Hangisini istiyorsun? Büyüğünü mü, küçüğünü mü?”
- “Küçüğü benim işimi görür.”
Kasım’ın karısı kaynının fakir olduğunu biliyordu. Eltisinin ne ölçeceğini merak ederek ölçeğin altına bir kat koyu bal sürmüş.
Ali Baba’nın karısı evine dönünce altınları ölçmeye başlamış. Kocası, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş.
Sonuçtan karısı çok mutlu olmuş. İşi bitince aldığı ölçeği, bekletmemiş, hemen geri vermiş. Ancak ölçeğin altına üstüne bakmamış. Kasım’ın karısı ölçeğin dibine yapışıp kalan nal gibi altını görünce şaşıp, kalmış.
- “Ali Baba’nın bu kadar çok altını var, ha!.. Nereden almış ki?..” diye düşünmeye başlamış. Düşündükçe nerdeyse aklını oynatacakmış.
Akşam olmuş. Kocası Kasım’ı büyük bir heyecanla kapıda karşılamış. Hemen adamcağıza çıkışmış.
- “Senin zenginliğine şaşayım. Zenginlikte, Ali Baba aranızda yarışsanız sana sıfır çektirir. Biliyor musun, sen altınlarını ocak başına oturup tane tane sayarken, Ali Baba, ayarla ölçüyor.”
Kasım, hiç ummadığı bu çıkışma karşısında, şaşırıp öylece kala kalmış. Karısı, onu kolundan çekip, içeri almış, olup biteni ona da anlatmış. Aç gözlülükte karısından aşağı hiç de kalmayan Kasım, Ali Baba’yı kıskanmış. Bütün gece gözüne uyku girmemiş. Sabah olur olmaz erkenden kalkıp kardeşi Ali Baba’nın evine gitmiş. Suratını asmış, kendi karısından aldığı tepkiyle kardeşine çıkışmış.
- “Ali Baba!”, demiş, “Hani sen fakirdin? Küp küp altınlarını neden bizden sakladın?”
- “Demek öyle ha? Nerdeymiş bu altınlar”
- “Şimdi anlamazlıktan geliyorsun değil mi? Verdiğimiz ölçeğin dibine yapışan nal gibi altınlardan daha kaç tane var?”
 


Ali Baba kardeşinden duydukları, başkalarının da ağzına düşmesin diye, toprağa gömdükleri altınlarının yarısını ona vermiş, başka kimselere söylememesini sıkı sıkı tembih etmiş.
Kasım yaygarayı basmış:
- “Bu hazinenin yerini ben de görmeliyim. Götürüp göstermezsen, seni mahkemeye veririm.”
Bunda bir kötülük düşünmeyen Ali Baba;
- “Yarın sabah olunca yola çıkarız. Seni oraya götüreceğim.” demiş, kardeşini evine uğurlamış.
Kasım, sabah olunca Ali Baba’yı beklemeden katırlarını önüne katarak ormana gitmiş. Koca kayaya gelince Ali Baba’dan öğrendiği sözleri tekrarlamış:
- “Açıl susam, açıl!” demiş.
Emri alan kapı, hemen açılmış. İçeri dalan Kasım’ın gözleri kamaşmış. Tıka basa dolu hazineyi görmüş. Yanında getirdiği bütün çuvalları doldurmuş. Son çuvalı da doldurduktan sonra çıkış kapısına yönelmiş. Ancak işin kötüsü, en umulmazı başına gelmesin mi? Kasım, kapıyı açacak sihirli sözleri bir türlü hatırlayamamış. Ne söylediyse mümkünü yok, kapı açılmamış. Korkusundan ölüp ölüp dirilmiş. Can derdine düşmüş, kaçacak yer aramış. Ama başka hiçbir delik, hiçbir iz bulamamış.
Öğle zamanı haramiler mağaralarına gelmişler. Kasım’ın, katırlarını görüp şüphelenmişler. Hazinelerinin bilinip bulunduğunu anlamışlar. İlkin içeriye girmek için kendilerinde cesaret bulamamışlar. İçerdekilerin sayısının da fazla olabileceği düşüncesi onları korkutmuş. Aralarında tartışmışlar. Bu tartışmalardan bıkan baş harami, kılıcını çekmiş, koca kayanın karşısına gitmiş. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle de yan tarafa saklanıp seslenmiş:
- “Açıl susam, açıl!”
Emri alan kapı, hemen açılmış.
Bu tarafta Kasım, hayatının son saniyelerini yaşadığını anlamış. Kurtuluş için bir çare düşünmüş. Kapı açılır açılmaz hızla koşup dışarı çıkacak, gelenlerin elinden böylelikle kurtulacakmış.
Düşündüğünü de yapmış yapmasına ama haramiler önünü kesip, kılıçlarını onun karnına batırmışlar. Gözü kara olanları, açılan yarıktan içeri girmişler. Kasım’ın doldurup kapı önüne taşıdığı çuvalları yüklenip yerlerine boşaltmışlar.
Kasım’ın bu hatası, Ali Baba’yı da hedef olmaktan kurtarmış.
Haramiler toplanıp konuşmuşlar, içeriye nerden girildiğini araştırmışlar. Ama ne bir iz, ne bir delik bulmuşlar. Kasım’ın vücudunu dörde ayırmışlar, iki parçasını kapının bir yanına, öteki iki parçasını da öbür yanına bırakıp gitmişler.
Akşamların sayısına kıran mıran girmiyor ki… Yeniden akşam gelip çatmış, Kasımların avlusuna da gölgeler inmiş.
Kasım’ın karısı, kocasının bu vakte kadar gelmediğini gidip Ali Baba’ya söylemiş. Ali Baba, durumu anlamış. Kardeşinin altın yüklü katırlarıyla ortalık karardıktan sonra geleceğini ileri sürüp yengesini teselli etmiş.
Fakat gece yarıları olmuş, birinci derken, ikinci horozlar da ötmüş. Kasım’dan hiçbir haber yok. Telaşlanan yengesi, tekrar Ali Baba’ya gelmiş.
Ali Baba;
- “Kara gecelerin bir sabahı var! Telaşlanma bu kadar.” deyip ona ümit vermeye çalışmış.
Buna rağmen kendiside kardeşinin başına bir felâket geldiğini düşünmüyor değilmiş ama bu üzüntüsünü belli etmiyormuş. Henüz sabah olmadan, nasıl olsa ay ışığı da var deyip, üç eşeğini önüne katıp, her zamanki gibi erkenden ormana odun yapmaya gitmiş. Kayalığa doğru gidince kardeşinin katırlarını görmüş. İlerlemiş, yerde iz bırakan kan lekelerini fark etmiş.
Koca kayanın önünde kardeşinin başına nelerin geldiğini görmüş. Korkusundan sinecek delik aramış, sonra kendini toplamış. Mezar kazıp kardeşini oracıkta gömmeyi düşünmüş.
Kendi kendine söylenmiş;
- “İşte bu yanlış!” demiş. “Kardeşimi burada bırakmam her şeyi açığa çıkarır. Şimdi durulacak zaman değil. Onun parçalarını toplamalıyım.”
Öyle yapmış. Kardeşinin dörde bölünen parçalarını toplayıp, çuvalların içine koymuş. Eşeklerden birinin sırtına yüklemiş. Vakit nakittir deyip, acele etmiş. Öteki boş çuvallarına altın yükledikten sonra şehre dönmüş.



Karısı ile yengesi baş başa verip, ağlaşıyorlarmış. Kasım’ın karısı çuvala konmuş kocasının ölüsünü görür görmez, fenalaşmış, bayılacak gibi olmuş. Ali Baha’nın karısı onu ayıltmış. Ali Baba yüklü eşeği önüne katmış, kardeşinin evine gitmiş. Kapı çalmış. Mercan kız, beklemeden kapıya çıkmış.
Ali Baba;
- “Mercan” demiş, “Bu gece gördüklerini hiç kimseye söylemeyeceksin. Anladın mı?”
- “Anladım, efendim!”
- “Efendinin ölüsü, bu. Onu dağda parçalamışlar. Bunu herkesten gizli tutmalıyız. Sana güvenebilir miyim?”
- “Elbette efendim!”
Ali Baba yükünü indirmiş, Mercan’la birlikte içeri götürmüşler.
Mercan hiç durmamış, işini yapmaya koyulmuş. Önce aktara koşmuş, ağır hastalık için ilâç istemiş.
Aktar ilâcı hazırlarken, sormadan durabilir mi? Gözle kaş arasında soruvermiş:
- “Ağır hasta olan kim?”
- “Efendim Kasım. Üstelik konuşamıyor”.
Orada gevezelik edip oyalanıp kalmamak için hemen ilâçlarını alıp gitmiş.
Sabah olmuş, yeniden aynı aktara gelmiş. Son nefesini vermek üzere olan hastalara koklatılan ilâç istemiş.
Aktar bu ya, yeniden sormuş:
- “Efendin iyileşmedi mi”?
- “Hayır, iyileşmedi. Bu geceyi çıkaramaz.”
Bütün gün, Ali Baba ve karısının, Kasım’ın evine girip çıktığını görenler, akşamı Kasım’ın ölüm haberini duymuşlar.
Mercan ertesi sabah erkenden sokağa çıkmış. İlk açılan terzi dükkânlarından birine girmiş. Siftah olsun, bu adettendir diye yere bir altın lira atmış. Kendince yetmez deyip bir altın lirayı da yanına bırakmış.
- “Hayırlı işler dayı! Kefen ölçüsü almak için benimle gelebilir misin?”
- “Elbette gelirim, işim bu!”
- “Araç gerecini alıp hemen gel öyleyse…”
- “Önüme düş, yol göster.”
- “Tamam da, gözlerini bağlamam gerekiyor.”
- “Niçin?”
- “Gittiğimiz yeri bilmeyesin diye.”
- “Bana bin altın versen de, bunu kabul edemem.”
Mercan, çattık diye düşünmüş, adamcağızın eline bir altın daha tutuşturmuş:
- “Korkma! Ben sana asla uygunsuz bir şey yaptırmam. Haydi gidelim!”
Gözleri bağlı terzi, Mercan’ın peşinden gitmiş. Ev kapısında terzinin gözbağı çözülmüş. Kasım’ın odasına girmişler.
Terzi, irkilmiş. Korkmuş. Mercan, ona yapacağı işi göstermiş; bu dört parçayı dikmesi karşılığında kendisine bir altın daha vereceğini söylemiş.
Terzi, işini bitirir bitirmez, Mercan onu, Kasım’ın evinin arkasındaki sokağa götürüp bırakmış. Terzi, sokağın sonunda kaybolmuş.
Kasım’ın cenazesi kefenlenmiş, hocalara haber edilip, salalar verdirilmiş. Çok seveni mi varmış, ne? Duyan gelmiş, koşan yetişmiş. Cenaze töreni çok kalabalık olmuş.
Bu ölümden sonra Ali Baba ile karısı da Kasım’ın evine yerleşmişler. Onun dükkânını büyütmüşler, işletmeciliğini de Ali Baba’nın oğluna bırakmışlar.
Gelelim, koca kayadaki haramilere. Mağaralarına döner dönmez, iki şeyden şüphelenmişler. Kasım’ın cesedi ortalıkta görülmediği gibi, hazinelerindeki altınlarda da azalmalar olmuş.
Adamlarını etrafında toplayan harami başı;
- “O cesedi burdan alıp götüreni bulmalıyız. O, bütün sırlarımızı biliyor. Tez yola çıkıp, onu her yerde arayıp bulmalı ve hesabını görmeliyiz. Yoksa hepimizin yaşaması zorlaşır.” demiş.
Haramiler, onun düşüncesini doğru bulmuşlar. Gönüllü birisi geceleyin yolu tutup, şehre gitmiş. Olacak bu ya o gün çarşı meydanında yine terzinin dükkânı açıkmış. Harami, terziye;
- “Ne kadar da erkencisiniz? Henüz alacakaranlık var. Bu karanlıkta nasıl görüyorsun?” diye sormuş.
- “Gözlerime güvenirim. Geçen gün daha da karanlıkta bir ölüyü bile diktim.”
- “Ölüyü mü? Dediklerinizi kulaklarınız duyuyor mu? Yanlış olmasın?”
- “Hayır! Ne dediğimi biliyorum ben. Ancak bu kadar gevezelik yeter. Var, işine git sen. Ben de işime bakayım.”
Harami, aradığını bulmuş olmanın coşkusuyla kesesinden bir altın çıkararak terziye uzatmış:
- “Alın bunu. Sadece bana hangi ev olduğunu gösterin.” demiş.
- “Gözüm bağlıydı, bilemem.”
- “Gözlerini yine bağlayıp yola çıkalım. Hangi yöne gittiysen, o yöne doğru gidelim. Ne kadar yürüdüysen, yine o kadar yürü ve dur. Gördüğün yer, burası mıydı bak? Bana onu söyle.”
- “Yapamam!”
Harami, avını yakalamış ya… Bırakır mı? Terzinin tezgâhına birkaç altın daha bırakmış.
Gözlerini bağlatan terzi, haramiyle birlikte yola çıkmış. O önde, harami arkada uzun uzun yürümüşler. Az gidip, uz gitmişler.
Az sonra terzi;
- “Tamam! Burada duralım. Gözümün bağını çözdükleri yer burasıydı.” demiş. Kasım’ın evini göstermiş.
Harami, terziyi gönderdikten sonra, o evin kapısını kırmızı boyayla çizmiş. Tam bu sırada dükkândan kahvaltılık alıp dönen Mercan, haraminin ne yaptığını görmez mi?
Geri dönmüş, kırmızı boya ve fırça almış, mahalledeki bütün evlerin kapılarına aynı işareti yapmış.
Akşam karanlığıyla birlikte bütün haramiler, ikişer ikişer şehre inmişler. Mahalleyi bulmuşlar ama sıralı bütün kapılardaki kırmızı işareti görünce şaşırıp kalmışlar. Gerisin geriye mağaralarına dönmüşler. Yeniden bir gönüllüyü geceleyin şehre göndermişler. O de terziyi bulup, gözünü bağlatmış. Bir süre yürüttükten sonra, onun durduğu yerdeki kapıyı işaretlemiş.
İşaretlemiş ya, Mercan’ın gözü kapıya vurulacak işaretlerdeymiş hep. Yeni çizilmiş bir işareti görür görmez, bütün öteki kapıları da hemen işaretliyormuş. Haramilerden üçüncüsü akıllı çıkmış. Terzinin önünde durduğu kapıyı aklında tutmuş. Şehrin dışında bekleyen harami başını çağırmış, Kasım’ın evini ona da göstermiş.
Beklememişler, mağaraya dönmüşler. Harami başı orada şehir pazarında satmak için sözde kırk katır yükü zeytinyağı hazırlatmış. Tuluklardan her birine haramilerini yerleştirmiş. Akşam alacasında adamıyla birlikte şehre gelmişler. Ali Baba’yı kapısının önünde otururken görmüşler.
Harami başı, yanına yaklaşıp sormuş:
- “Pazarda satmak için zeytinyağı getirmiştim. Ama gördüğün gibi geciktik. Size zahmet vermezsem bu gece beni evine misafir eder misin?”
Ali Baba:
- “Hay, hay! Başımın üstünde yeriniz var. Buyurun!” deyip, Mercan’ı çağırmış. Gelen misafiri için sofra kurmasını söylemiş.
Tuluklar birer ikişer avluya taşınmış. Harami başı, sofranın hazır olduğunu kendisine bildirilince, tam içeri girerken, adamlarına fısıl fısıl seslenmiş.
- “Size haber verdiğimde hançerlerinizle tulukları yırtıp, hemen içinden çıkarsınız” demiş. İçeri girmiş, sofraya kurulmuş.

Mutfakta mangalın kömürlerini eşeleyip kahve cezvesi için yer açan Mercan’ın kandili ışığını azaltmış, daha sonra sönmüş. Mercan, küçük bir şişeye tulukların birinden zeytinyağı doldurur, kandili yakarım diye avluya çıkmış. İlk tuluğa yaklaşır yaklaşmaz, içindeki haraminin sesi duyulmuş.
- “Çıkalım mı?”
- “Hayır, hayır!”
 



Mercan, o tuluktan ötekine koşmuş. Hangisinin yanına gitse, aynı soruyla karşılaşmış. Fakat sadece son tulukta zeytinyağı varmış. Mercan, onu da sırtlayıp, mutfağa taşımış. Kandiline yeteri kadar zeytinyağı koymuş. Kalanını kocaman bir kazanda iyice kaynatmış. Kızdırdığı kaynar zeytinyağını bütün tulukların ağzından içeri dökmüş. Haramilerin hepsini öldürmüş. Avlunun bir köşesine sinip[2] harami başının ne yapacağını öğrenmek istemiş.
Fazla beklememiş, çok geçmeden harami başı, önceden hazırladığı küçük çakıl taşlarını tulukların üstüne atmış.
Hiç birinde beklediği ses yok.
Dönüp tek tek sormuş;
- “Uyuyor musunuz?” demiş.
Yine hiçbir ses yok. Üstelik tuluklardan sıcak zeytinyağı ve haşlanmış insan kokusu gelmiş. Pabucun pahalı olduğunu anlayan harami başı, hiç durmamış, mağarasına doğru kaçmış.
Evdekiler uyanınca Mercan, Ali Baba’yı bir köşeye çağırıp ona olan biteni anlatmış. Haramileri avluda açtıkları büyük bir çukura gömmüşler.
Harami başı, talihsizliğine kızmış, başına gelenlerden sonra öfke küplerine binmiş, intikam yeminleri içmiş. Kılık kıyafet değiştirmiş, yeniden şehre inmiş. Tam Ali Baba’nın oğlunun dükkânının karşısındaki koskocaman dükkânı kendisine tutmuş. Raflarını göz alıcı Hint kumaşlarıyla doldurmuş. Koca Hüseyin adını takınmış. Sonra sonra Ali Baba’nın oğluyla dost olmuş. Onu sofrasına davet etmiş, ziyafetler vermiş. Ali Baba’nın oğlu, bu ziyafetlerin altında kalacak değil ya? Koca Hüseyin’i yemeğe çağırmak istediğini, babasına da söylemiş.
Ali Baba;
- “Bak, bu iyi!” demiş. “Bu küçük dünyada insana dostlar arasında olmak yaraşır. Çağır, yarın akşam konuğumuz olsun.”
Ertesi akşam sofralar kurulmuş. Koca Hüseyin, Ali Baba ve oğlu, aynı sofra başında buluşmuşlar. Ali Baba, konuğuna saygı göstermiş. Erken gidecek olsa da, onu bu isteğinden vazgeçirmiş.
Koca Hüseyin, -sözüm ona- Ali Baba’nın ısrarlarına dayanamayıp, orada kalmış.
Gecenin ileri saatinde bir dileklerinin olup olmadığını sormak için konuk odasına Mercan gelmiş. Mercan, konuklarının harami başı olduğunu ilk bakışta anlamış, elbisesinin altında bir hançer sakladığını da görüş.
Kendi kendine, ölçüp biçmiş, bir sonuca varmış:
- “Anladım, bunun işi efendimi öldürmek demek? Elimi çabuk tutmalı, onun da boyunun ölçüsünü almalıyım.” diye içinden konuşmuş.
Mercan, mutfağa geçip şarap şişeleriyle geri dönmüş.
Koca Hüseyin;
- “İşte fırsat, avucuma doğdu. Şimdi baba oğul ikisi de sızarlar. O zaman işlerini bitirim.” diye düşünmüş.
İçmişler, içmişler…
 


Mercan, dansözler gibi giyinmiş. Kuşağının içinde bir hançer saklamış. Saz çalan iki uşakla birlikte içeri girmiş:
Sazlar çalmış, Mercan oynamış.
Sazlar çalmış, Mercan oynamış.
Mercan oynamış, sazlar çalmış.
Mercan oynamış, sazlar çalmış.
Koca Hüseyin, hop oturmuş, hop kalkmış; vakit gelip geçiyor diye üzüldükçe üzülmüş, yalancıktan da olsa, Mercan’ı alkışlamış. Mercan gerçekten güzel dans ediyormuş. Numaradan numaraya geçmiş. Sanki oyunun bir bölümüymüş gibi kuşağından çıkardığı hançerini sağa sola sallamış. Daha sonra eline bir tef almış. Bu tefi, Ali Baba’nın önüne tutmuş. Ali Baba çıkarıp bir altın vermiş. Oğlu da babası gibi davranmış. O da bir altın çıkarıp vermiş. Mercan, oyundur deyip Koca Hüseyin’in yanına gelmiş. Koca Hüseyin, kesesini çıkarmak için elini koynuna sokmuş. Tam bu sırada Mercan öfkelenmiş, hançerini çekmiş, Koca Hüseyin’in kalbine saplamış.
Ali Baba, Mercan’ı bileğinden yakalamış.
- “Çıldırdın mı Mercan? Ne yaptın?” diye sormuş.
Mercan cevap vermiş:
- “Ondan atik davrandım. Harami başının sana yapacağını, erken davranıp ben ona yaptım.”
Böyle der demez, Koca Hüseyin’in koynunda sakladığı yılandilli bıçağını çekip çıkarmış, onlara göstermiş.
Ali Baba, bu yürekli kızı alnından öpmüş:
- “Mercan, sana karşı can borcum var. Bunu kırk katır yükü altın versem de, ödeyemem. Benim gelinim olur musun?” demiş, beklememiş oğluna dönmüş;
- “Oğlum, tamam mı?” diye sormuş.
Oğul bu, babasının sözünün üstüne söz koyar mı hiç? Mercan’la evlenmeyi kabul etmiş. Beklememişler, harami başını avluda bir yere gömmüşler.
Düğün dernek kurulmuş. Dillere destan bir düğün yapılmış.
Ali Baba ve çocukları, el değmedik, bitmez tükenmez hazineleri sayesinde her zaman, her devirde gül gibi geçinip gitmişler.
Üstelik işin kolayını da öğrenmişler.
Paraya sıkıştıklarında;
- “Açıl susam, açıl!” diye seslenmişler.
Bütün kapılar önlerine açılmış.
O açık kapının önünden ben de geçtim amma, size elmadan başka bir şey getiremedim.
Gökten düşmüş, üç sihirli elma.
İster misiniz?[3]
 

Oyhan Hasan Bıldırki
 

[1] Eyer, kaltak.
[2] Gizlenmek.
[3] Ben bu masalı ilk defa 1971 yılında Aydın İli Söke İlçesi Bağarası İslamyeniköyü’nde yaşayan Rıdvan Güzel’den dinledim.


Oyhan Hasan Bıldırki · 2703 görünüşler · 0 yorumlar
Kategoriler: Cat, Türk Masalları